Madem Türksün...

5 Aralık 2004, Kuala Lumpur, Malezya. 2010 Dünya Basketbol Şampiyonası'na kimin ev sahipliği yapacağını belirleyecek oylamanın final turundan Türkiye Fransa'yı 1 oy farkla geçerek galip ayrılıyor ve bu büyük onuru tarihinde ilk kez tecrübe edecek olmanın sevincini yaşıyor. Turgay Demirel'in ağzından 14 Aralık 2004 tarihinde çıkan cümle: "2010’a kadar tesislerimiz tamamlanacak ve Türkiye bir basketbol ülkesi haline gelecek."
26 Ağustos 2010. 2010 Dünya Basketbol Şampiyonası'nın başlamasına 2 gün var. Abdi İpekçi Spor Salonu'nda asfalt çalışmaları belki de hala devam ediyor. Sinan Erdem'in zemini bizim salondaki parkelerden kötü. Ülkenin iki Euroleauge takımı iç sahalarında 100 kişiye zor oynuyor. Milli takımın başında bunca rezilliğe rağmen hala Bogdan Tanjeviç var ve Türkiye tam anlamıyla (!) bir basketbol ülkesi.
Yazının derdi üstteki iki paragraftan az çok belli oldu aslında. 2008 Avrupa Futbol Şampiyonası'yla dünya çapında ün yapan plan-programsızlığımızı kaderimiz olarak kabul ediyor olmamız içimi acıtıyor, ne yalan söyleyeyim. Ayağımıza kadar gelen bu kadar büyük bir fırsatı bir mucize olmazsa tepecek olmamız da.
Teknik-taktik konuların hepsi, Tanjeviç'in tercihleri (bkz: 2006 Dünya Şamp. ve Eurobasket 07 kadrosuna yaşlı diye alınmayan Kerem Tunçeri'nin şu an takımın bir numaralı guard'ı olması), birilerinin nasıl hala milli takımda olduğu ve birilerinin neden ol(a)madığı derinlemesine incelenmesi gereken mevzular ve apayrı yazıların konuları. Ancak hepsinin buluştuğu ortak bir payda var: 2004'ten bu yana bir arpa boyu ileri gidilmedi ve Türkiye'yi şu koşullarda bir basketbol ülkesi olarak tanımlamak Litvanya, Sırbistan, Hırvatistan ve Slovenya gibi ülkelere birer hakaret.
2001'de Harun, Orhun gibi veteranların liderliğini, Hidayet ve Mehmet gibi o zamanın genç isimlerinin ise dinamo görevini üstlendiği o kadroya baktığımızda aslında 9 yılda ileri değil de geri gittiğimizi anlamak hiç zor değil. Abdi İpekçi'de iki müessese takımının full tribünler önünde oynadığı final serileri, iğne atsan yere düşmeyecek bir Avrupa Şampiyonası sonucunda gelen Türk basketbol tarihinin en önemli başarısı ve yetenekli bir jenerasyon. Peki şimdi elimizde ne var? 2001'deki Harun ve Orhun'un görevini yapması gerekirken takımın bütün yükü omuzlarında olan Hidayet, ısrarla 3 numaraya gömülen bir Ersan ve NBA'de büyük ihtimalle bench-warmer olmaktan öteye gidemeyecek Semih-Ömer ikilisi. İspanya'da, Slovenya'da veya Yunanistan'da oynasa milli takımın PG pozisyonunun 9. alternatifi olmaktan öteye gidemeyecek Ender Arslan'ın hala kendine forma şansı buluyor oluşu dertlerimizin özeti denilebilir aslında. Takımın 1-2 numaralı pozisyondaki en aklı başında isminin turnuvayı kaçırıyor olması üzücü olduğu gibi, bu ismin basketbol temelinin büyük bir kısmını uzak diyarlarda almış olması da hiç şaşırtıcı değil. Semih, Ender, Ömer Aşık veya Cenk'in değil de Engin Atsür'ün topu eline aldığı maçı izlerken 3 kilometrenin de ötesinden ayırt edilebiliyor zira. 80-90'lar altyapısından çıkan Mehmet, Hidayet, İbrahim, Orhun, Haluk, Harun ve adlarını şimdi unuttuğum bilumum oyuncunun hiçbirinin 2000'lerde birer eşi benzerinin olmaması, anlatmak istediğimi bir çırpıda açıklar nitelikte.
90'lardan 2000'lere geçerken çağ atlaması gereken ve 2001'de tepe noktasına ulaşarak bu konuda büyük umutlar vadeden Türk basketbolu, serbest düşüşün en dip noktasında 2010 Dünya Basketbol Şampiyonası'yla, hem de kendi evinde karşı karşıya. İşin güzel yanı, düşebileceğimiz bundan da derin bir uçurum yok. Uçaktan atladık ve omuz omuza en dibe kadar beraber iniş yaptık. Peki kötü haber ne? Turgay Demirel ve arkadaşlarının basketbolumuz üzerinde açtığı bu yaranın pansumanını yapmak ve hücreleri tekrar canlandırmak için uzun yıllar gerek.
Blogdellosport & bballnmore


























































Post a Comment